You are currently browsing the category archive for the ‘Gezi’ category.

Ohh be. Uzunca bir oh hatta. Bayramda Avrupa’ya gidiyorum. Ya hala inanamıyorum, otellerimiz filan da -tamamen şanseseri- süper. Günlerdir gideceğim şehirleri internetten aratıp durmuşum, okuyamadıklarım için üzülüyorum. 1 hafta içinde yaklaşık 4-5 kez başka bir şehirde uyanacağım. Yolları seyredeceğim, insanları izleyeceğim. Sokaklarını adeta yaşayacağım. Topuklarım çürüyene dek gezeceğim, oturup biraz dinlenirken, kaçırdığım yerleri hatırlayıp, ayaklarımın acısını unutarak kalkacağım ayağa. Bir süre sonra sırt çantamı önüme asacağım, ağrıdan!

Budapeşte, Viyana, Prag. Gerçekten de bu 3 şehir hakkında çok şey okudum, ama herşeyi diyemem. Okudukça sabırsızlandım çünkü. Biliyorum, şehlerrin tarihi bilinmeden gezilmez. Hatta -bence- gideceğin yerler hakkında hiçbir şey okumadıysan, git alışveriş merkezlerinde somurtarak gez, daha iyi.

Roma’da hesabın İngilizce olarak nasıl istendiğini unutup aptal İtalyan garsona tam anlamıyla rezil olmuştum. Bakalım bu sefer dilden kaynaklı olarak neler neler gelecek başıma? Acaba bu gezi de İtalya kadar heyecanlı geçer mi? Aklı 10 karış havada olan bir insan olarak, bu gezinin bana verdiği heyecanı hiç unutmadım diyebilirim.

Gezide not defterime ve fotoğraf makineme yapışmayı düşünüyorum, bir aksilik çıkmazsa buraya herşeyi kanlı canlı olarak anlatacağım. Zaten Budapeşte ve Viyana hakkında çok az yazı gördüm Türk bloglarında!

 Ders mi çalışsam yeni kelimeler mi öğrensem?

İstanbul üzerine yazılmış şiirleri, yazıları okuyorum, gene de içimdeki anlatma isteğini dolduramıyorum. Hele gezme isteğini, hiç!

İstanbul’a gidenlerin çoğunun mutlaka uğradığı bazı fiks yerler vardır. İstiklal Caddesi, okuyan kişii, hemen aklına geldi di mi? Sonra, bütün reklam filmlerinin çekildiği, Türkiye’nin ennn yaratıcı, en süpersonika reklamcılarının mabedi Tünel bölgesi. Evet ben de seviyorum.

İşte İstiklal’de, yağmurda, karda, çamurda da olsa gittiğim, keşinden sapığından, travestisinden korkarak da olsa ağzım kulaklarımda gezdiğim bu ışıklı sardalya konservesi görüntüsünde yerde neleri seviyorum yazıyorum. Önce Fenerbahçe’yi yazmaya karar verdim ya.  Bakıyoruz:

1-Fenerbahçe.

 

Fb’yi tuttuğum gerçeğini bir kenara alırsak, Fenerbahçe, Tophane’den de, Galatasaray Lisesi çevresinden de daha bambaşka gerçekten. Fenerbahçe derken, iyi bildiğim yerleri Fenerbahçe Faruk Ilgaz Tesisleri’nden (değineceğiz ona da) başlayarak Divan Marina’ya kadar olan kısımlar ve komşu caddeler, sokaklardır. Burası özel kesim insanların yürüyüş, gezinti, eğlence amaçlı tercih ettikleri bir yer. Lüks, kaymak tabaka, haydi hovarda deseydim Etiler’i yazardım burada.

Ankara’da tabi ki yakalayamadığım çok güzel bir Marine ortamı var burada. İnsanların tavırları, yürüyüşleri bile -yazın da etkisiyle- daha da relax. Denize nazır yaşadığınız anlar daha da kıymetli oluyor gerçekten. Bence marine bu demek işte.

 Faruk Ilgaz Tesisleri’ne gelirsek. Bir kere imkanı olup da Parkorman’ı tercih edenlere inanamıyorum böyle söyleyeyim sadece. Güzel bir iskele, nezih insanlar, temiz bir tesis, güzel bir havuz. Üstelik giriş sadece 30 lira! Ankara Sports International’a verilen paralar düşünülürse şaka gibi bir fiyat. İçeride acayip bir kulüpçülük havası esiyor ki sormayın tabi. Eminim FB’yi tutup da diğer sporlardaki takımlarını hiç duymayanlar vardır, yani bende pek ilgili sayılmam. Genci, yaşlısı, can kurtaranı, şezlong taşıyanı, kadını, erkeği burada herkes kafayı Fenerbahçe’yle bozmuş. Vallahi kadınların konuştuğu iki konudan biri transferler filan!

Özellikle dikkat etmedim ama, insanların plaj havluları, denizden çıkınca iki tavla attıkları tavlaları mayoları, terlikleri aklınıza gelebilecek her kombinasyonda FB amblemi taşıyor. İnanılmaz birşey gerçekten.