Hem Marmaris’te hem Foça’da parayla Ay’a bakabildiğiniz teleskoplardan vardı. Foça’daki biraz daha mütevazı bişey, başında üniversite öğrencileri duruyor ve biraz eğlenmek için yaptıkları belli. Marmaris’te olduğunu duyunca üzüldüler biraz. Marmaris’teyse acayip rekabet var, 2 tane koskocaman teleskop var, üstüne otursan bişey olmaz, o derece. Üstünde şöyle yazıyor: See the moon! 1 ytl

Hatta Foça’daki arkadaşların teleskobu tarifeli, 200 kat yakından gösteren 400 kat yakından gösterene göre 50 kr daha ucuz. Daha ne diyeyim.

Tutar bence

Reklamlar

Bu filmi izleyeli neredeyse 1 ay oldu. Araya tatil filan girmeseydi daha etkisinde olurdum sanırım. Ethan Hawke ve Julie Delpy oynuyor. Niye bu kadar etkilendiğimi sanırım biliyorum. Nedeni aşağıdakiler DEĞİL:

-Ayyynısı başıma geldi

-İşte hayallerimdeki ilişki

-Ethan Hawke benim için..prince charming.

Nieto…Bunlar değil. Bu film çok benden, diyerek açıklamaya çalışıcam. Kızla oğlan bir trende tanışır, oğlan kızı Viyana’da inip gezmeye ikna eder, kızı yolundan eder. Sadece bir geceleri vardır beraber geçirecek, daha sonra oğlan Amerika’ya dönecektir. Gece boyunca konuşurlar, gülerler, konuşurlar konuşurlar. Eğlenirler. Ayrılık vakti gelir, içleri kopar. Aslında beraberken tek düşündükleri, Céline’in söylediği gibi, sabaha ayrılacak olduklarıdır, filan..

Büyük, kavuşulamayan, hödöhödö aşklara inanan var mı hala? Öyle bir şey asla yok. Sadece bazen işte, böyle tatlı tesadüfler oluyor, ama işin kötüsü ne bileyim..Devamı gelmiyor. Modern aşk bu. Modern aşk, daha tatlı. Buruk da. Sonra herkes kendi başına.

Not: Her izlediğim filmden sonra imdb ye ve sözlüğe bi göz atarım. Bayılıyorum sözlüğe, bitirdi beni, şöyle yazmış birisi

”Bu filmi izleyen her erkek kendini Ethan Hawke sanmıştır.”

Aslında bir de devam filmi var.

Julie Delpy resmen oyunculuk eğitimi vermiş bu iki filmde. İkinci filmde anlıyoruz ki ikisi de aslında çok derinlikli karakterler. Ya yazıp yazıp siliyorum. İkisi de bambaşka nokta.

Yazıyı bitirirken gülümseten bir diyalog yazalım, pek hatırlayamıyorum ve internette de yok:

Jesse: Its our last night. I think we should..do it.

Céline: Yeah yeah, I know how it sounds! Meet a French girl in the train fuck her and never see her again.

Jesse: Then let’s see each other again 🙂

Nicole Kidman ve kocası, New York’tan Connecticut’a taşınırlar. Bu kasabada bi tuhaflık vardır. 50’lerden kalmış gibidir bu kasaba, tam da o zamanı yansıtan saçları, rengarenk kıyafetleri ve mutlu aileleriyle dolu bir kasaba.

Walter Kresby: First of all we are in the country now, so no more black.
Joanna Eberhart: No more black? Are you insane?
Walter Kresby: You heard me. Only high-powered, neurotic, castrating, Manhattan career bitches wear black. Is that what you want to be?
Joanna Eberhart: Ever since I was a little girl.

WK: Herşeyden önce artık sayfiyedeyiz, yani artık siyah giymek yok.

JE: Siyah giymek yok mu? Delirdin mi?

WK: Duydun işte. Siyahı sadece çok güçlü, sinir hastası, yumurtalıkları alınmış, kariyer takıntılı Manhattan kaltakları giyer. Bu mu olmak istediğin?

JE: Küçüklüğümden beri.

Ohh be. Uzunca bir oh hatta. Bayramda Avrupa’ya gidiyorum. Ya hala inanamıyorum, otellerimiz filan da -tamamen şanseseri- süper. Günlerdir gideceğim şehirleri internetten aratıp durmuşum, okuyamadıklarım için üzülüyorum. 1 hafta içinde yaklaşık 4-5 kez başka bir şehirde uyanacağım. Yolları seyredeceğim, insanları izleyeceğim. Sokaklarını adeta yaşayacağım. Topuklarım çürüyene dek gezeceğim, oturup biraz dinlenirken, kaçırdığım yerleri hatırlayıp, ayaklarımın acısını unutarak kalkacağım ayağa. Bir süre sonra sırt çantamı önüme asacağım, ağrıdan!

Budapeşte, Viyana, Prag. Gerçekten de bu 3 şehir hakkında çok şey okudum, ama herşeyi diyemem. Okudukça sabırsızlandım çünkü. Biliyorum, şehlerrin tarihi bilinmeden gezilmez. Hatta -bence- gideceğin yerler hakkında hiçbir şey okumadıysan, git alışveriş merkezlerinde somurtarak gez, daha iyi.

Roma’da hesabın İngilizce olarak nasıl istendiğini unutup aptal İtalyan garsona tam anlamıyla rezil olmuştum. Bakalım bu sefer dilden kaynaklı olarak neler neler gelecek başıma? Acaba bu gezi de İtalya kadar heyecanlı geçer mi? Aklı 10 karış havada olan bir insan olarak, bu gezinin bana verdiği heyecanı hiç unutmadım diyebilirim.

Gezide not defterime ve fotoğraf makineme yapışmayı düşünüyorum, bir aksilik çıkmazsa buraya herşeyi kanlı canlı olarak anlatacağım. Zaten Budapeşte ve Viyana hakkında çok az yazı gördüm Türk bloglarında!

 Ders mi çalışsam yeni kelimeler mi öğrensem?

Yazının ikinci kısmına gelirsek:

Bugün fazla mı ağlak davranıyorum bilmiyorum ama şu şarkı sözü hiç de çocuk şarkısı gibi gelmedi bana

 

Bu nedir biliyor musun?

Söyle bana görüyor musun?

Dev bir balon ki camdan

Hiç ama hiç kırılmayan

 

İçinde kimbilir ne

Öğrenmek istiyor musun?

Ben korktuğum her şeyi

Onun içine koydum

 

Şimdi bu bileti gördün mü?

Balonu uçuruyorum

Benden çok uzağa

Kaybolsun…

(Söz Banu Kanıbelli)

 

Komşumuzun küçük kızının doğumgünü var, annesi ipod almış hediye olarak. Benden kızının sevdiği şarkıları ipoda atmamı istedi. Banu Kanıbelli’nin 2 tane albümü var, daha önce ismini duymamıştım.

Çok güzel çocuk şarkıları söylüyor hatta evet şimdi onları dinliyorum. Ya bu kadar güzel olmaz ki ama. Sanırım uzun bir süre bu şarkıları dinleyeceğim. Biz daha büyümedik. Neden büyüklerin kızgın, üzücü şarkılarını dinleyip duruyoruz ki.

Ülkü Tamer’in ”Uyku” adlı bir şiiri vardır. Babam’ın bestelediği şiirlerden biri de bu. Babamın yaptığı besteden daha güzel değil bu albümdeki. Küçükken (aslında hala) bazen babam bu şarkıyı çalar gitarıyla arada sırada, bense karşısına oturup boğazımda koskocaman bir düğümle, dinlerim. İnsanın babasıyla ayrı yaşaması o kadar zor ki. Bu ayrılıkları hatırlayıp tekrar yaşamak, hep daha zor.

 

Uyku

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Dallarında gezinsin
Kül rengi güvercinler

Konsunlar yastığıma
Uyutmak için beni
Sırtlarında kuş tüyü
Gagalarında ninni

Kaldırıp yatağımı
Uçursunlar göklere
Kendimi yıldızlarda
Bulayım birdenbire

Bana çiçek gönderme
Bir kuş ağacı gönder
Alnıma dokunanlar
İyileşmiş desinler

Ülkü Tamer

 

 

 

 

Lily Allen’dan dünkü yazımda bahsetmiştim…Lily Allen da internet ünlülerinden biri aslında. İnternette keşfediliyor ve 2006 yılında ”Smile” adlı klibiyle karşımızdaydıı!!- Vj doğdum siz bilmezsiniz- Çok ilginçtir, bu kadar ünlü bir isim, ama sadece bir albümü var.

 Niye bu kadar ünlü, bilmiyorum. Çok tatlı bir sesi, komik derecede cinfikirli şarkı sözleri var, giyim tarzı mü-kem-mell, yaşam tarzı da biraz.. anormal. Şarkı sözlerinden bir örnek:

 

Geceleri niye uyuyamıyorum ki,

Bu da geçer deyip durmayın.

Ben de Spaghetti Bolognaise yiyebilmek istiyorum,

Günler boyu bunun için pişman olmadan.

Dergilerde diyetlerden bahsediyorlar hep

Bu jean’i alırsam Kate Moss gibi olurmuşum

İstediğim hayat bu değil aslında

Ama işler böyle yürüor sanırım.

Hakkında yazılabilecek çok fazla şey yok. Eğer ki çok merak ettiyseniz zaten aratıp bulabilirsiniz. Yine de blogundan bir parçayı buraya yazmam gerek.

Merhaba, dün bolca bi t shirt giydim. Dün Londra’da o kadar sıcakladım ki, çamaşır giymeyi de zaten sevmiyorum, çok da ihtiyacım yok. Evet frikik verdim ve insanlar bloglarına bunun şov olduğunu yazıp duruyorlar.

 

Eğer şova ihtiyacım olsaydı, sözüm ona teşrifiiniz karşılığında para aldığınız davetlere katılırdım. Gerçekten ortalıkta fazla dolaşmamaya çalışıyorum, albümümde yaotığım çalışmalardan çok gurur duyuyorum, ve evet ilgiden ve övgüden hoşlanıyorum, bu işe bu yüzden girdim. Ama beni bilerek frikik vermekle filan suçlamayın. Gittiğim her yerde kart kart adamların beni kovalamasından zaten nefret ediyorum.Basında ‘Lily yine gözyaşları içinde’ vs. gibi haberler görmenizin sebebi ilişkilerimin kötü gitmesi değil, kafamın iyi olmasındandır. İnsanlar beni gördüklerinde sanki kafesteki bir hayvan hakkında konuşurcasına, ben orada değilmişim gibi, hakkımda yorum yapıyorlar.Bu arada da 10-20 adam bunun her saniyessini yakalayarak bundan para alıyor. Neyse, sonuç olarak kendimi asla böyle bir şeyde kullanmam, öyle birisi değilim.

Lily Allen benim hakikaten bütün şarkılarını bildiğim, acayip sevdiğim, bazen şarkı söylerken aksanımın yusuf yusuf kendisininkine kaydığı bir şarkıcıdır. Hani sözümona, ne yapsa beğenirim de blogu bir ayrı. Böyle bir doğallık, samimiyet. Yarın belki birkaç yazısını çeviririm buraya, biraz Lily’den bahsederiz, belli olmaz.

360 değil…Fransız Sokağı değil. Pasajlar da güzeldir. Ama en gidilesi yer tabi ki de Koska’dır. Şeker dünyası. Önüme baksam şeker, kolumu çarpsam şeker, burnumun dibinde şekeri hava şeker kokar. Böyle bir yer Koska ya. Koska’ya en son gideli nerden baksan 4-5 ay oldu ve tabi o zaman aklımda blog fikri yoktu. Kendim için birkaç fotoğraf çekmiştim hemen ekliyorum..Şekerin her türlüsünü yerim, lokum çeşitleri, ne bileyim akide olsun çikolata olsun marshmallow aptallıklarını sevmem işte gerçek şeker diyenlere göre:)) canım çekseymiş be

 

İşin garibi, birşeyler aldık, yiye yiye yürüyoruz. İstanbul gibi bi memlekette yapmaman gereken birşey tabi biz ne bilelim. Adamın teki çıktı abla biraz da bize ver diye. Tuhaf bu İstanbul ya

a flying bicicletta- uçan bir bisiklet. bicicletta italyanca bir kelime, biçikletta diye okunuyor. Şirin değil mi? Bu dilde laf atmışlar, küfür etmişler, kimsenin ruhu bile duymaz yemin ediyorum.